Ara
İngilizce Türkçe Kelime Çevirileri Sayfa 19112
| İngilizce | Türkçe | Film Adı | Film Yılı | |
| Yeah, that's what he keeps saying, but... | Evet, o da aynı şeyi söyleyip duruyor ama... | Felicity-1 | 1998 | |
| That ultrasound's just a piece of paper. What happens when it's a person? | Ultrason sadece bir kâğıt parçası şimdi. Bir insan olduğunda ne olacak? | Felicity-1 | 1998 | |
| A boy? | Bir erkek bebek? | Felicity-1 | 1998 | |
| Take an incomplete on your paper. Finish it over the summer. | Ödevden "tamamlanmamış" al. Yazın bitirirsin. Meghan'la ilk tanıştığımızda birbirimize dokunmadan duramıyorduk. | Felicity-1 | 1998 | |
| I can't. I need the creds to graduate. | Yapamam. Mezun olmak için krediye ihtiyacım var. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay. You know what I would do? What? | Pekâlâ, ben ne yapardım biliyor musun? Ne? | Felicity-1 | 1998 | |
| Go to the library's dissertation section, get a | Kütüphanedeki tezler bölümüne gider... | Felicity-1 | 1998 | |
| paper on art history and copy it. I can't do that. | ...sanat tarihiyle ilgili bir tez bulup, kopyalardım. Yapamam. | Felicity-1 | 1998 | |
| Why not? My friend Earl does it. | Neden? Arkadaşım Earl devamlı yapıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| He's never been caught. Nobody ever reads those things anyway. | Daha hiç yakalanmadı. Zaten kimse okumuyor ki. | Felicity-1 | 1998 | |
| Thanks, but I'll figure something out. | Sağ ol, ama bir şekilde çözeceğim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I will figure something out. | Bir şekilde çözeceğim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm sure you will. Probably get an "A", too. | Eminim çözersin. Muhtemelen "A" bile alırsın. | Felicity-1 | 1998 | |
| That's what makes you so damn annoying. | Bu yüzden adamı sinir ediyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| Did you hear? Tell me you heard. | Duydun mu? Duyduğunu söyle. | Felicity-1 | 1998 | |
| Huh? The Bowers account. 20 minutes ago. | Ne? Bowers müşterisi. 20 dakika önce, toplantı odasında. | Felicity-1 | 1998 | |
| Nailed it! And... And what? | Kaptım! Ve... Ve ne? | Felicity-1 | 1998 | |
| Only Pop Tarts in the kitchen. Just showed up. | Mutfakta Pop Tarts var. Yeni geldi. | Felicity-1 | 1998 | |
| I love this place, man. | Buraya bayılıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| You're not excited at the Pop Tarts? Not really. | Pop Tartlar için sevinmiyor musun? Pek sayılmaz. | Felicity-1 | 1998 | |
| What's the matter? I got back from lunch and | Eee, ne yapıyoruz? Ne oldu? İyi görünmüyorsun. Öğlen yemeğinden döndüğümde... | Felicity-1 | 1998 | |
| this was on my desk. Webb wants to see me. | ...bu masamdaydı. Webb benimle konuşmak istiyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm sure it's about Zoe. She told him? | Zoe hakkında olduğuna eminim. Babasına söyledi. | Felicity-1 | 1998 | |
| This is it, the big talk: "Let's get it all out on the table." | Vakti geldi, büyük konuşma. "Her şeyi açıkça konuşalım" konuşması. 1 | Felicity-1 | 1998 | |
| "When I see you, I see the guy who's sleeping with my daughter." 1 | "Çünkü sana her baktığımda sadece kızımla yatan adamı görüyorum." | Felicity-1 | 1998 | |
| I wanted to tell him. Now I don't know what I'm going to say. | Söylemeyi isteyen bendim. Ama şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| You know what you need? My four point plan. | Neye ihtiyacın var, biliyor musun? "Dört nokta" planıma. | Felicity-1 | 1998 | |
| What's that? FEPS. | O nedir? KGGS, Bowers müşterisini böyle kaptım. Ayağa kalk. | Felicity-1 | 1998 | |
| "Feps" is not even a word. Trust me. | KGGS bir kelime bile değil. Güven bana. | Felicity-1 | 1998 | |
| FEPS is the secret to my success. What is it? | KGGS başarımın anahtarıdır. Nedir? | Felicity-1 | 1998 | |
| FEPS! Stand up. Sean, I... Okay. I'm standing up. | KDDS! Ayağa kalk. Sean... tamam kalkıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay. FEPS. F E P S. All right? | Tamam. KGGS. K G G S, tamam mı? | Felicity-1 | 1998 | |
| "F". Firm handshake. | "K", kuvvetli bir el sıkışma. | Felicity-1 | 1998 | |
| Lets 'em know you're starting off confident. | Kendine güvendiğin belli olsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| "E". Eye contact. You're seeing what they're seeing, all the time. | "G", göz teması. Onların her gördüğünü sen de görüyorsun, devamlı. | Felicity-1 | 1998 | |
| There it is. Where you looking? There it is. Okay. | İşte. Nereye bakıyorsun? İşte, tamam. | Felicity-1 | 1998 | |
| "P". The power fist. | "G", güç yumruğu. | Felicity-1 | 1998 | |
| At some point during the meeting, give 'em one of these. The power fist. | Toplantıda bir ara şunu yap. Güç yumruğu. | Felicity-1 | 1998 | |
| It implies enthusiasm. Makes you look like a leader. | Şevki ifade eder. Lider gibi görünmeni sağlar. Meghan, şu bahsettiğin uzay zaman sürekliliği var ya? | Felicity-1 | 1998 | |
| And S. | Ve "S." | Felicity-1 | 1998 | |
| The solidarity squeeze. Nothing wrong with a little human contact. | Dayanışma sıvazlaması. Biraz temasın hiçbir zararı olmaz. Bana inanıyor musun demek oluyor? | Felicity-1 | 1998 | |
| Let 'em know we all share this big blue planet together. | Bu büyük mavi gezegeni paylaştığımızı anlasınlar. | Felicity-1 | 1998 | |
| Right? Looks like you care. That's FEPS. | Tamam mı? Önem veriyormuşsun gibi görünür. İşte, KGGS bu. | Felicity-1 | 1998 | |
| Noel Crane. | Noel Crane. | Felicity-1 | 1998 | |
| Uh, let him know I'll be right there. Thank you. | Hemen geleceğimi söyleyin lütfen. Teşekkür ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Webb's ready for me. Woah! | Webbs ben çağırıyor. Dur, dur, dur. | Felicity-1 | 1998 | |
| FEPS is gonna save your ass. Give me a power fist. | KGGS seni kurtaracak. Bana bir güç yumruğu göster. | Felicity-1 | 1998 | |
| I gotta go. If you can't do it for me, you can't do it for him. | Sean, gitmem lazım. Eğer bana gösteremezsen, ona hiç gösteremezsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| What was that? No, a power fist, with enthusiasm. | O neydi öyle? Coşkulu bir güç yumruğu. | Felicity-1 | 1998 | |
| You're the man! There you go! All right. | Kral sensin! Tamam, oldu işte! | Felicity-1 | 1998 | |
| Go get him. Go get him! | Hadi bakalım. Hadi bakalım. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hopeless. | Çok moda olacak derken, ne kadar çok? Sean! Umutsuz vaka. | Felicity-1 | 1998 | |
| How do I look? Javier, you look so handsome. | Nasıl görünüyorum? Javier, çok yakışıklı görünüyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| Really? Usually, white makes people look so fat. | Öyle mi? Genelde beyaz insanı şişman gösterir. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, on you it's very slimming. | Hayır, seni çok ince gösteriyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| You'll attract a lot of men dressed like that. | İngilizce 01'den mi kaldın? Bu kıyafetle kortta bir sürü adamın ilgisini çekeceksin. | Felicity-1 | 1998 | |
| That's the whole idea. | Amaç da bu zaten. | Felicity-1 | 1998 | |
| The guy at the pro shop said "It's all about having fun." | Yaz kalabalığından da önce. Mağazadaki adam " amaç eğlenmek" dedi. | Felicity-1 | 1998 | |
| I said, "No. Tennis lessons are about finding a partner, | Ben de, "hayır, tenis dersinde amaç kendine partner bulmak..." | Felicity-1 | 1998 | |
| and having a game, set and match made in heaven." | ...ve cennetten çıkma bir "oyun, set ve maç" elde etmektir. | Felicity-1 | 1998 | |
| I think tennis is a great way to meet somebody. | Bence biriyle tanışmak için tenis harika bir fırsat. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hey, why don't we do it together? | Hey, beraber yapalım mı? | Felicity-1 | 1998 | |
| We can do round robins and meet the partner of our dreams. | Rövanş maçı yaparız ve hayallerimizin partneriyle tanışırız. | Felicity-1 | 1998 | |
| Actually, I already have a partner. | Aslında benim bir partnerim var. | Felicity-1 | 1998 | |
| Have you taken lessons behind my back? No, no! | Benden gizli ders mi alıyorsun? Hayır. | Felicity-1 | 1998 | |
| I met somebody. You did not! | Biriyle tanıştım. Olamaz! | Felicity-1 | 1998 | |
| I did. His name's Michael, he's a dental hygienist. | Tanıştım. Adı, Michael, ağız hijyeni alanında çalışıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| Why didn't you tell me? I didn't want to jinx it. | Neden bana söylemedin? Nazar değdirmek istemedim. | Felicity-1 | 1998 | |
| So this is serious? It hasn't gotten physical yet, but... | Ciddi misiniz? Daha fiziksel aşamaya gelmedik ama... | Felicity-1 | 1998 | |
| I really do like him. | ...ama ondan çok hoşlanıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| That's wonderful. | Ne harika. | Felicity-1 | 1998 | |
| A dentist. | Bir dişçi. | Felicity-1 | 1998 | |
| Dental hygienist. Right. Yeah. | Ağız hijyeni. Evet. Tamam. | Felicity-1 | 1998 | |
| Javier, I can tell. What's the matter? | Javier, belli oluyor. Sorun nedir? | Felicity-1 | 1998 | |
| Nothing, no, I... | Hiçbir şey, hayır... | Felicity-1 | 1998 | |
| I just want to be in love too. You will be. | Ben de âşık olmak istiyorum. Olacaksın. | Felicity-1 | 1998 | |
| You will. I know you're gonna find love on the court. | Olacaksın. Kortta aşkı bulacaksın. | Felicity-1 | 1998 | |
| You really think so? Of course. | İşe başla bakalım, Noel. Tamam. Harika. Öyle mi dersin? Elbette. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm so happy for you. Really. | Senin adına çok sevindim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hey, why don't I bring Michael by your work this afternoon, so you can meet? | Hey, tanışmanız için Michael'ı bugün öğlenden sonra iş yerine getireyim mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay, fantastic. I can't wait. | Tamam, şahane olur. Çok sabırsızlanıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| First, let me show you the rest of my outfits. | Ama önce kıyafetlerimin geri kalanını göstereyim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, my God. You have more? | Aman Tanrım. Daha da mı var? | Felicity-1 | 1998 | |
| Honey, please. | Şekerim, lütfen. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, the reason I called you in... Mr Webb. | Seni çağırmamın nedeni Bay Webb. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm sorry to interrupt, but can I say, right off the top, | Sözünüzü kestiğim için kusura bakmayın ama önden şu söylemek istiyorum... | Felicity-1 | 1998 | |
| thank you for calling me in. | Tamam o zaman, Ağabey oluruz. ...çağırdığınız için teşekkür ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I know what this is about. My relationship with | Ne hakkında olduğunu biliyorum. Zoe ile olan ilişkim... | Felicity-1 | 1998 | |
| Zoe will in no way affect my work here. In fact... | ...hiç bir surette işimi etkilemeyecektir. Hatta... | Felicity-1 | 1998 | |
| I think it may actually make us more productive. | ...bence bizleri daha da verimli yapabilir. | Felicity-1 | 1998 | |
| No... Another thing. Zoe told me about | Hayır... Dahası, Zoe son ilişkisinden... | Felicity-1 | 1998 | |
| her last relationship and what happened. | ...ve olanlardan bana bahsetti. | Felicity-1 | 1998 | |
| I assure you that's not going to happen with me. | Böyle bir şeyin benimle olmayacağını temin ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I like your daughter... Sir. | Kızınızdan hoşlanıyorum... efendim. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, that's not the reason I called you in. | Hayır, seni bu yüzden çağırmadım. | Felicity-1 | 1998 | |
| I want to talk to you about Sean. | Sean hakkında seninle konuşmak istiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay. Of course. I heard he nailed the Bowers account. | Tamam. Elbette. Bowers müşterisini kazandığını duydum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Sean told you that? Yes, sir. | Sean böyle mi dedi? Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| He didn't nail it? Bowers is going with Deakin's. | Kazanmadı mı? Bowers, Deakin'a gidiyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| What? Why? He didn't like Sean. | Ne? Neden? Sean'dan hoşlanmadı. | Felicity-1 | 1998 |