Search
English Turkish Sentence Translations Page 19093
| English | Turkish | Film Name | Film Year | |
| I don't know. This is too much. I know. It is. | Bilmiyorum. Kaldıramadım. Biliyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| I can't stop thinking, even in the best case scenario | Düşünmeden duramıyorum, en iyi durumda bile... | Felicity-1 | 1998 | |
| where my mom goes through with it and they're both okay, | ...annem ciğerini bağışlasa ve ikisi de iyileşse... | Felicity-1 | 1998 | |
| what's the guarantee? How do I know he's not gonna do it again? | ...garantisi yok ki. Tekrar aynısını yapmayacağını nereden biliyorum? | Felicity-1 | 1998 | |
| Do what? Treat her the way he used to. | Neyin aynısını? Eskiden davrandığı gibi davranmayacağını. | Felicity-1 | 1998 | |
| She could literally give him a part of | Annem tam anlamıyla kendinden bir parça... Her şeyin düzeleceğini bana söyler misin? | Felicity-1 | 1998 | |
| herself, and it could all be for nothing. | ...verebilir ve hepsi bir hiç uğruna olabilir. | Felicity-1 | 1998 | |
| How do I know that's not gonna happen? You don't. | Öyle olmayacağını nereden bileceğim? Bilemezsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| You just don't. | Bilemezsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| I think maybe you have | Belki de farklı... | Felicity-1 | 1998 | |
| to take a leap of faith. | ...düşünmeye açık olmalısın. | Felicity-1 | 1998 | |
| Maybe that's what love is. Risking a part of yourself. | Belki sevgi böyle bir şeydir. Gözükara davranmak. | Felicity-1 | 1998 | |
| Should we go back up? | Geri dönelim mi? Ama taşınıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, I'm gonna stay here. I don't feel like seeing her. | Hayır, ben burada kalacağım. Annemi görmek içimden gelmiyor şu anda. | Felicity-1 | 1998 | |
| I want to think about this. All right. | Bak, ebeveynler böyle davranır. Sadece bunun hakkında biraz düşünmek istiyorum. Tamam. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'll meet you up there then. | Yukarıda görüşürüz. | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, hi, Felicity. I brought you some tea. | Merhaba, Felicity. Size çay getirdim. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's chamomile. I hope that's okay. | Papatya çayı, umarım seviyorsunuzdur. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's perfect. Thank you. Sure. | Mükemmel. Teşekkür ederim. Rica ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Where's Ben? Taking a walk. | Ben nerede? Yürüyüşe çıktı. | Felicity-1 | 1998 | |
| He's hiding. | Tanrım, sabahın 4'ü olmuş. Saklanıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| He's worried. I know. | Endişeleniyor. Biliyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| He wants to protect me. He always has. | Beni korumak istiyor. Hep böyleydi. | Felicity-1 | 1998 | |
| I remember this time, Ben must've been, I don't know, ten years old, and... | Bir keresinde, Ben daha 10 yaşında filandı... | Felicity-1 | 1998 | |
| ...Andrew was drunk and threw a plate at me. | ...Andrew çok sarhoştu ve bana tabak fırlattı. | Felicity-1 | 1998 | |
| And he didn't mean to hit me, but, | Aslında amacı bana çarpması değildi ama... | Felicity-1 | 1998 | |
| well, he really got me. I had to have stitches. | ...kötü şekilde çarptı. Dikiş atılması gerekti. | Felicity-1 | 1998 | |
| Anyway, uh... | Neyse... | Felicity-1 | 1998 | |
| Ben was right there by my side the whole time. | ...Ben başından sonuna kadar yanımdaydı. | Felicity-1 | 1998 | |
| You know, I kept saying to him, "It's okay. | Korkmasın diye devamlı "endişelenme... | Felicity-1 | 1998 | |
| It's okay," so that he wouldn't be scared. | ...endişelenme" deyip duruyordum... | Felicity-1 | 1998 | |
| But what I think he heard... | Ama bence duyduğu... | Felicity-1 | 1998 | |
| ...was, "It's okay. This is what love is." | ..."Endişelenme. Sevgi böyle bir şeydir" oldu. | Felicity-1 | 1998 | |
| It isn't. I know that. | Böyle değil. Bunu biliyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| And this | Ve... bu... | Felicity-1 | 1998 | |
| that I want to do for Andrew now, | Peki. ...Andrew için şimdi yapmak istediğim... | Felicity-1 | 1998 | |
| is different. | ...farklı. Selam. Para ve vakit çarçur ettin. | Felicity-1 | 1998 | |
| I just wish Ben could see that, but he can't. | Keşke Ben de bunu görebilse ama göremiyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| Then, I never taught him that, did I? | Ama bunu ona hiç öğretmedim, değil mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, this is good. | Çok güzel. | Felicity-1 | 1998 | |
| This is really good. Thank you. | Cidden beğendim. Teşekkür ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm not crazy about Snowboarder Guy, though. | Ama snowbordcu adama pek hayran kalmadığımı söylemeliğim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Really? I don't like him. | Öyle mi? Hiç sevmedim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Fine. Snowboarder Guy goes. | Tamam. Snowboardcu çıkıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| No. Snowboarder Guy is the link to the manufacturer's Web site. | Hayır. Snowboardcu adam üreticinin web sitesine bağlantı niteliğindedir. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, well, he's kinda lame. | Evet, ama bence biraz sıradan. | Felicity-1 | 1998 | |
| La... Are you kidding? | Sıra Şaka mı ediyorsun? | Felicity-1 | 1998 | |
| Snowboarder Guy is exactly the opposite of lame. | Snowboardcu adam sıradanın tam zıttı. | Felicity-1 | 1998 | |
| I mean, he makes the whole site work. | Site için çok uygun. | Felicity-1 | 1998 | |
| You're shooting yourself in the foot. But we will trust your expertise. | Cidden bindiğin dalı kesiyorsun. Ama senin uzmanlığına güveniyoruz. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, no, this is our expertise. Are you kidding? | Hayır, hayır, bizim uzmanlığımız bu. Dalga mı geçiyorsun? | Felicity-1 | 1998 | |
| This is what you're paying us for, right, Eric? | Bize bunun için para ödüyorsun, değil mi Eric? Telefon sana. Sağ ol. | Felicity-1 | 1998 | |
| If you can't grasp what we're about, maybe you should go with someone else. | Eğer bizi anlayamamışsan, belki de başka biriyle devam etmelisin. | Felicity-1 | 1998 | |
| What could I do? He didn't appreciate our work. | Başka ne yapacaktım? Adam çalışmamızın kıymetini anlamadı. | Felicity-1 | 1998 | |
| It was my work. What? | Benim çalışmam. Ne? | Felicity-1 | 1998 | |
| He didn't like one aspect of it, which happened to be yours. | Sadece bir tarafını beğenmedi ki o da senin fikrindi. | Felicity-1 | 1998 | |
| That's how it's gonna be? We're keeping track of who does what? | Artık böyle mi olacak? Birbirimizin yaptıklarının kaydını mı tutacağız? | Felicity-1 | 1998 | |
| No, you're keeping track. | Hayır, tutmuyoruz. Sen kaydını tutuyorsun? | Felicity-1 | 1998 | |
| He didn't like your idea, and you took it personally. | Adam senin fikrini beğenmedi ve şahsi olarak aldın. | Felicity-1 | 1998 | |
| I thought you liked Snowboarder Guy. I did. Really? | Snowboardcuyu sevdiğini sanmıştım. Sevdim. Sahiden mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| Yes, Sean, but we needed this job. | Evet, Sean, ama bu işe ihtiyacımız vardı. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, we didn't. What? | Hayır, yoktu. Ne? Tahoe seyahatinden ve kazanamadığın... | Felicity-1 | 1998 | |
| That's what a partner like me does for you. | Benim gibi bir ortak senin için bunu yapar. | Felicity-1 | 1998 | |
| It gives you freedom to say no. You don't have to listen to that bozo. | Hayır deme özgürlüğü sunar. O aptalı dinlemek zorunda değilsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| You know that I have a zillion other jobs waiting to be lined up. | Bizimle çalışmak isteyen binlerce iş fırsatına sahip olduğumu biliyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| Well, I will. So, you don't! | Yani, sahip olacağım. Yani hazırda yok. | Felicity-1 | 1998 | |
| I will. God. | Olacak. Tanrım. | Felicity-1 | 1998 | |
| I will. | Olacak. | Felicity-1 | 1998 | |
| Javier? Yes, hi. Nice to meet you. | Javier? Evet, merhaba. Tanıştığımıza memnun oldum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hi. | Merhaba. Öyle mi? Evet, sözlere ağırlık veriyoruz. | Felicity-1 | 1998 | |
| Ah, should we get a table? | Masaya geçelim mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| Sure. Okay. | Olur. Tamam. | Felicity-1 | 1998 | |
| Nice mousse. | Saç köpüğün çok güzelmiş. | Felicity-1 | 1998 | |
| I can't believe you worked at Coney Island. | Coney Island'da çalıştığına inanamıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Tenth grade. I sold cotton candy. Oh, my God. Popcorn. | 10'uncu sınıfta. Pamuk helva sattım. Aman Tanrım. Ben de patlamış mısır. | Felicity-1 | 1998 | |
| I was the first booth on the boardwalk for three summers. | Üç yaz boyunca tahta iskeledeki birinci kabin. | Felicity-1 | 1998 | |
| High five. | Çak bir tane! | Felicity-1 | 1998 | |
| Um, can you excuse me? | Müsaadenle. | Felicity-1 | 1998 | |
| Sure. I just have to go to the bathroom. | Tabi. Sadece tuvalete gideceğim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hello? What is the cutoff before someone *** is technically considered a little person? | Alo? Birinin cüce olarak kabul edilmesinin sınırı nedir? | Felicity-1 | 1998 | |
| Javier, I was just gonna call you. | Javier, ben de tam seni arayacaktım. Sağ ol. | Felicity-1 | 1998 | |
| How's your date? Well, he's a little enthusiastic. | Randevun nasıl gidiyor? Adam biraz fazla coşkulu. | Felicity-1 | 1998 | |
| How about yours? | Seninki nasıl gidiyor? | Felicity-1 | 1998 | |
| It's not. I cut it short. | Gitmiyor. Kısa kestim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Pun intended. I'm gonna do the same thing. | Diğer anlamı da geçerli. Ben de aynısını yapacağım. | Felicity-1 | 1998 | |
| Rita? Yeah? | Rita? Evet? | Felicity-1 | 1998 | |
| I don't want to be alone for the rest of my life. | Hayatımın sonuna kadar yalnız yaşamak istemiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Any guy would be a lucky duck to have you. | Sana sahip olacak her erkek çok şanslıdır. | Felicity-1 | 1998 | |
| Now you're sounding like me. It's true. | Şimdi de benim gibi konuşmaya başladın. Doğru ama. | Felicity-1 | 1998 | |
| Why don't you come over to my place. | Bana gelsene? İkisini de seviyordum ve bir seçim yapmam gerekiyordu. | Felicity-1 | 1998 | |
| We can trade dating stories. It'll be fun. | Buluşma hikâyelerimizi anlatırdık. Eğlenceli olur. | Felicity-1 | 1998 | |
| That sounds nice. Doesn't it? | İyi fikir. Değil mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| I'll see you later. | Birazdan görüşürüz. Evet, aslında beraber tuttuk. Birlikte yaşayacağız. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hi. How's he doing? | Merhaba. Durumu nasıl? | Felicity-1 | 1998 | |
| Mom, are you sure you want to do this? | Anne, bunu yapmak istediğine emin misin? | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay, then, let's do it. | Pekâlâ o zaman, yapalım. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, I got rid of Snowboarder Guy. | Snowboardcu adamı çıkarttım. | Felicity-1 | 1998 | |
| Good. Yeah, I didn't like him. | Güzel. Hiç sevmemiştim. | Felicity-1 | 1998 | |
| And instead you click here, and you're back to your online catalogue. | Onun yerine, şuraya tıklayınca online kataloga giriyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| Well, that works. | 5 ya da 6 ay. Sadece tahmin yürüttüm. Tamam, böyle olmuş. | Felicity-1 | 1998 |