Search
English Turkish Sentence Translations Page 19084
| English | Turkish | Film Name | Film Year | |
| I'm the hopeful one, the one who solves other people's problems. | Hep umutlu, başkalarının problemlerini çözen biri oldum. | Felicity-1 | 1998 | |
| I mean, I was an R.A. I'm a guidance counselor. | Eskiden kat danışmanıydım. Şimdi rehber danışmanım. | Felicity-1 | 1998 | |
| I bet a really good one. Yeah, I am. | Çok da iyi olduğuna eminim. Evet, öyle. | Felicity-1 | 1998 | |
| People come to me. | İnsanlar bana gelir. | Felicity-1 | 1998 | |
| Who do you go to? Me? | Sen kime gidiyorsun? Ben mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| You tell me your brother was here over the holiday, right? | Bayramda ağabeyinin buraya geldiğini söyledin, değil mi? Evet. Piyano dersi almaya. | Felicity-1 | 1998 | |
| And he told you about his depression. Yeah. | Ve kendi depresyonundan sana bahsetti. Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| Do you go to him when you need help? | Yardıma ihtiyacın olduğunda ona açılıyor musun? | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, I do. He's great. | Evet, açılıyorum. Harikadır. | Felicity-1 | 1998 | |
| See, Noel, having depression doesn't mean you're a weak person. | Noel, depresyonda olmak, zayıf biri olduğun anlamına gelmez. | Felicity-1 | 1998 | |
| If anything, it means you're a more empathetic one. | Bilakis daha anlayışlı olduğun anlamına gelir. | Felicity-1 | 1998 | |
| Growing up, my brother used to go | ...büyürken ağabeyim... İpucunu bile anlamadım. Evet, ben de. | Felicity-1 | 1998 | |
| through, uh, through this phase... | ...bir ruh hali içine girerdi... | Felicity-1 | 1998 | |
| ...where it was like he didn't seem to hear anyone around him. | ...sanki etrafındaki hiç kimseyi duymuyor gibi görünürdü. | Felicity-1 | 1998 | |
| It was like he was looking up at you from the bottom of a swimming pool. | Sanki bir yüzme havuzunun dibinden sana bakıyormuş gibiydi. | Felicity-1 | 1998 | |
| He was older, so at the time, I just... | Benden daha büyüktü ve o zamanlar... | Felicity-1 | 1998 | |
| I thought that I was boring him. | ...onu sıktığımı düşünürdüm. | Felicity-1 | 1998 | |
| Now I realize that he could have drowned while we were all talking at him. | Şimdi ise hepimiz onunla konuşurken boğulabileceğini anladı. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, this medication, how long would I have to stay on it? | Bu haplar, ne kadar süre kullanmam gerekiyor? | Felicity-1 | 1998 | |
| Forever? | Hep mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| Maybe. | Belki. Kendisi en iyi arkadaşım. Herhangi bir arkadaşına gidebilirdin. | Felicity-1 | 1998 | |
| Noel, | Noel... | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm not gonna let you drown. | ...boğulmana izin vermeyeceğim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Good. I don't want to. | Güzel. Çünkü boğulmak istemiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, do we talk about the guy at your door, | Kapıdaki çocuktan bahsedecek miyiz... | Felicity-1 | 1998 | |
| or pretend like that never happened? | ...yoksa hiç olmamış gibi mi yapacağız? | Felicity-1 | 1998 | |
| That... Yeah, that, um... | O... evet... o... | Felicity-1 | 1998 | |
| He's my ex boyfriend. | ...eski erkek arkadaşımdı. | Felicity-1 | 1998 | |
| Recent? | Yeni mi ayrıldınız? | Felicity-1 | 1998 | |
| Uh, yeah, I guess. Yeah. | Evet, sanırım. Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, I'm potential rebound boy. | Kendini toplama esnasındaki çocuğum yani. | Felicity-1 | 1998 | |
| No. That's okay. | Hayır. Ziyanı yok. | Felicity-1 | 1998 | |
| I've been rebound boy before. | Daha evvelden de olmuştum. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's actually much better than it sounds. | Aslında sanıldığı kadar kötü bir durum değildir. | Felicity-1 | 1998 | |
| Were you in love with him? | Ona âşık mıydın? | Felicity-1 | 1998 | |
| You ask a lot of questions, Owen. | Çok fazla soru soruyorsun, Owen. | Felicity-1 | 1998 | |
| A guy's got to know his competition, right? | İnsan rakibini tanımalı, haksız mıyım? | Felicity-1 | 1998 | |
| Um, well, Ben is seeing someone else now, so... | Ben başka biriyle görüşüyor şu anda... | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh. What a pig. | Domuzun tekiymiş. | Felicity-1 | 1998 | |
| He's a total jerk. | Tam bir öküz. | Felicity-1 | 1998 | |
| Right? | Doğru mu? Ben istemiyor muyum? İstiyorsun gibi gelmiyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, Ben's good. He's great. | Hayır. Ben iyi biridir. Harikadır. | Felicity-1 | 1998 | |
| He really is. | Gerçekten. Ve bazen insanlar mızmızlanır. Acımasız olduğumu söyler. | Felicity-1 | 1998 | |
| You broke his heart. | Sen kalbini kırdın. | Felicity-1 | 1998 | |
| It was complicated. | Karmaşık bir durumdu. | Felicity-1 | 1998 | |
| I guess it usually is. | Galiba hep öyledir. Teşekkür ederim. Çok güzel görünüyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| Maybe you just weren't getting what you needed or something. | Belki de ihtiyaç duyduğun şeyi karşılamıyordu. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, no, no, um... | Hayır, hayır, hayır | Felicity-1 | 1998 | |
| Ben really is great. It was my fault, completely. | Ben gerçekten harikadır. Tamamen benim hatamdı. Ciddi misin? Ne kadar çıkarcı bir davranış olduğunu idrak ediyor musun? | Felicity-1 | 1998 | |
| You're right. Sometimes I ask too many questions. | Haklısın. Bazen çok fazla soru soruyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| We could move on to hobbies. | ...en sevdiğim kazağım... birkaç ay sonra tabi Hobilere geçebiliriz. | Felicity-1 | 1998 | |
| I have completely mastered snowboarding. | Snowboard ustası oldum. | Felicity-1 | 1998 | |
| And, um, I can play the kazoo. | Ve Kazoo oynayabilirim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Really? You can? | Öyle mi? Şu anda aramız iyi değil. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah. Who can't, really? | Evet. Kim oynayamaz ki? Hayır, ben Hayır. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hey, it's me. | Biraz oturup, konuşabilir miyiz? Hey, benim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Just... I don't know why I'm calling. | Sadece Neden aradığımı bilmiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Just to say hi, I guess. So, hi. | Sadece merhaba demek istedim galiba. Merhaba. | Felicity-1 | 1998 | |
| Uh, you don't have to call me back. If you want to, you can. | Beni geri aramana gerek yok. Ama istersen arayabilirsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| Um, but you know, if you don't, or you're out late, | Ama eğer aramak istemiyorsan ya da geç saatte eve gelmişsen... | Felicity-1 | 1998 | |
| uh, then don't. | ...o zaman arama. | Felicity-1 | 1998 | |
| Uh... Whatever. I'll... I'll probably talk to you later. | Neyse işte. Ben... ben... daha sonra konuşuruz. | Felicity-1 | 1998 | |
| I really had a fun time tonight. | Çok güzel vakit geçirdim bu gece. | Felicity-1 | 1998 | |
| I mean, that was the goal, right? For you to actually have fun. | Amaç buydu zaten değil mi? Biraz eğlenmen. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, and I did. So, thank you. | Evet ve eğlendim. Teşekkür ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm just, um... | Sadece... | Felicity-1 | 1998 | |
| Not ready. | Hazır değilsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| I mean, I had a really good time with you. | Seninle çok iyi vakit geçirdim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I know it may not seem like it now, but you're gonna find someone else. | Şu anda öyle gelmiyor olabilir ama başka birini bulacaksın. | Felicity-1 | 1998 | |
| May not be me, but it's gonna happen. | Ben bu kişi olmayabilirim ama ileride olacak. | Felicity-1 | 1998 | |
| And promise me something. What? | Bana bir söz vermeni istiyorum. Ne? | Felicity-1 | 1998 | |
| Tomorrow morning, in the studio, don't feel weird. | Yarın sabah stüdyoda kendini garip hissetme. Hayır, geleceğe. Daha fazla burada kalamam. | Felicity-1 | 1998 | |
| We had fun. This was fun tonight. | Beraber iyi vakit geçirdik. Eğlenceli bir akşam oldu. Eğer Bayan Ayyaş'ı hamile bırakmasaydı, ödevi uzun zaman önce bitirirdin. | Felicity-1 | 1998 | |
| Good night, Felicity. | İyi geceler, Felicity. | Felicity-1 | 1998 | |
| Good night, Owen. | İyi geceler, Owen. | Felicity-1 | 1998 | |
| You ready? Just play it. | Hazır mısın? Hadi başlat. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hey, it's me. | Hey, benim. Zenci olmakla Star Wars'un ne alakası var? | Felicity-1 | 1998 | |
| Guys are all the same, the second you move on. | Erkekler hep aynı. Hayatına devam ettiğin saniye, al işte. | Felicity-1 | 1998 | |
| I don't know why I'm calling. Just to say hi, I guess. | Stüdyodan çıkıyordum ve seni gördüm. Neden aradığımı bilmiyorum. Sadece merhaba demek istedim galiba. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, hi. | Merhaba. | Felicity-1 | 1998 | |
| He has no idea what to say. | Ne diyeceğini bilmiyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| You don't have to call me back. If you want to, you can. | Beni geri aramana gerek yok. Ama istersen arayabilirsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| He's dying. Shh. | Ölmek üzere. Sus. | Felicity-1 | 1998 | |
| But you know, if you don't, or you're out late, | Ama eğer aramak istemiyorsan ya da geç saatte eve gelmişsen... | Felicity-1 | 1998 | |
| He wants you back, and it's really pissing him off. | Seni geri istiyor ve çok sinirlenmiş. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'll probably talk to you later. | Sonra konuşuruz. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, he's pissed, at his sorry self. | Evet, kendi aptallığına sinirlenmiş durumda. | Felicity-1 | 1998 | |
| What are you doing? I'm gonna call him back. | Ne yapıyorsun? Geri arayacağım. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, you're not! | Hayır, aramayacaksın! | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm not? No! | Aramayacak mıyım? Evet! | Felicity-1 | 1998 | |
| Girl, that's how it works. Trust me. | Kızım, bu oyun böyle oynanıyor. Güven bana. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hello? | Alo? Üzerinde çalıştığın yeni bir şey var mı? | Felicity-1 | 1998 | |
| Hey. It's Lauren. | Selam, ben Lauren. | Felicity-1 | 1998 | |
| Uh, no. What's up? | Hayır. N'aber? | Felicity-1 | 1998 | |
| Nothing. I don't know. Just walking. | Hiç. Bilmiyorum. Yürüyorum işte. | Felicity-1 | 1998 | |
| I bought a tea, but it's too hot. | Çay aldım ama çok sıcak. | Felicity-1 | 1998 | |
| So I just thought maybe I should just chuck | Düşündüm de belki 4 ay içki içmemeyi... | Felicity-1 | 1998 | |
| four months of sobriety and get a chilled marini. | ...boş verip, buzlu bir martini içerim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Uh, three blocks away. | 3 blok ötede. | Felicity-1 | 1998 | |
| Do you want to come over? Yeah. | Buraya gelmek ister misin? Evet. | Felicity-1 | 1998 |