Search
English Turkish Sentence Translations Page 19116
| English | Turkish | Film Name | Film Year | |
| I'm sorry, but, uh... you got the wrong guy. | Üzgünüm ama... yanlış kişiye söylüyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay, if that's the way you want to play it. That's the way it is. | Eğer böyle oynamak istiyorsan Pekâlâ. Doğrusu bu. | Felicity-1 | 1998 | |
| I can't tell you everything, she'd kill me, but basically, | Sana her şeyi söyleyemem çünkü Felicity beni öldürür ama kısaca... | Felicity-1 | 1998 | |
| Felicity followed my advice and now it's a disaster. | ...benim tavsiyeme uydu ama bir felaket haline geldi olay. | Felicity-1 | 1998 | |
| Normally, I wouldn't give a rat's ass but with her I have this thing. | Genelde hiç umurumda olmaz ama konu o olunca durum farklılaşıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| I feel protective or something. It's so annoying. | Koruyucu bir his geliyor. Gayet rahatsız edici. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hey, Sean. Yeah. | Hey, Sean. Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| What's on the ceiling? Nothing. | Tavanda ne var? Hiçbir şey. | Felicity-1 | 1998 | |
| Do you think I'm overbearing? Yeah. | Beni ezici buluyor musun? Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm serious, I mean, do you think people are put off by me? | Çok ciddiyim, insanlar benden bunalıyor mu? | Felicity-1 | 1998 | |
| You're not a wallflower. You walk into a room, people know it. | Utangaç biri değilsin. Bir ortama girdin mi, insanlar seni fark eder. | Felicity-1 | 1998 | |
| Great. Now my wife agrees. Agrees with who? | Şahane. Karım da aynı fikirde. Kiminle aynı fikirde? | Felicity-1 | 1998 | |
| Nobody. Just everyone at work. | Kimse. İşteki herkes. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm an honest person. | Ben dürüst biriyim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I've been that way my whole life, I was born that way. | Hayatım boyunca böyleydim, böyle doğmuşum. | Felicity-1 | 1998 | |
| And sometimes, people whine. They tell me I'm too harsh. | Gerçekten. Ve bazen insanlar mızmızlanır. Acımasız olduğumu söyler. | Felicity-1 | 1998 | |
| But there's nothing you can do about that. That's who you are. | İyi de bunun için yapabileceğin bir şey yok. Tarzın böyle. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, I can tone it down anytime I want. The thing is, I like being that way. | Hayır, istersem yumuşatabilirim. Ama böyle davranmayı seviyorum. Alo? Shmeghan. | Felicity-1 | 1998 | |
| You gotta know when to turn it on and when to turn it off. | Ne zaman bu tarzını devreye sokup, devreden çıkartacağını bilmen lazım. | Felicity-1 | 1998 | |
| When to use the ball peen hammer, when to use the sledgehammer. | Kumarhanenin erkekler tuvaletinde. Ne zaman perçin çekici, ne zaman balyoz kullanacağını yani. | Felicity-1 | 1998 | |
| You just lost me. Doesn't matter, I quit this afternoon. | Anlamadım. Önemli değil, bugün istifa ettim. | Felicity-1 | 1998 | |
| What? Yeah, I lost an account. | Ne? Evet. Bir müşteri kaybettim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Wait, one bad day at work and you quit? That's the stupidest | Bir dakika, işte bir kötü gün geçirdin diye işi mi bıraktın? | Felicity-1 | 1998 | |
| thing I ever heard. You might want to use the ball peen. | Daha aptalca bir şey hiç duymamıştım. Perçin çekicini deneyebilirsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| Stop with the hammer, now. You love that job. | Çekiçleri bir yana bırak. İşine bayılıyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| I know! | Ama keşke Ben'e bu kadar acı vermese. Biliyorum! | Felicity-1 | 1998 | |
| Did you tell her to stop the presses? No. | Baskıyı durdurmasını söyledin mi? Hayır. | Felicity-1 | 1998 | |
| You want me to do it for you? No. | Benim söylememi ister misin? Hayır. | Felicity-1 | 1998 | |
| God, talk about annoying. | Bir de bana sinir bozucu diyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| Professor Carnes, do you have a minute? | Profesör Carnes, müsait misiniz? | Felicity-1 | 1998 | |
| I was just about to ask you the same thing. | Ben tam yanına gelip, aynı şeyi söylemek üzereydim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Really? What's up? | Öyle mi? Ne oldu? | Felicity-1 | 1998 | |
| You go first. Okay. | Önce siz buyurun. Tamam. | Felicity-1 | 1998 | |
| Well, it's about your paper. | Ödevin hakkında konuşacağım. | Felicity-1 | 1998 | |
| The editorial board read it and they had some questions. | Yayın kurulu okudu ve bazı soruları var. | Felicity-1 | 1998 | |
| Apparently, one of the members thought some | Söylenene göre kurul üyelerinden biri... | Felicity-1 | 1998 | |
| of the material sounded familiar. Familiar? | ...benzer bir şey okuduğunu düşünüyor. Benzer? | Felicity-1 | 1998 | |
| Yes, and they were wondering if it was your work. | Evet ve ödev sana mı ait diye merak ediyorlar. | Felicity-1 | 1998 | |
| I told them what a great student you are. | Onlara harika bir öğrenci olduğunu söyledim. | Felicity-1 | 1998 | |
| There's no way you would do something like that. | Hayatta böyle bir şey yapmayacağını da. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, no... Um... | Evet... | Felicity-1 | 1998 | |
| But if you do change your mind about wanting to publish it... | ...ama eğer yayımlama konusunda fikrinizi değiştirirseniz | Felicity-1 | 1998 | |
| Are you kidding? I support you 100%. | Bu konuşma için o kadar uzun zamandır bekliyordum ki. Şaka mı ediyorsun? Seni %100 destekliyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| They'll clear this up in no time. | Meseleyi kısa zamanda çözerler. | Felicity-1 | 1998 | |
| So what was it you wanted to ask me? | Sen bana ne sormak istemiştin? | Felicity-1 | 1998 | |
| It's not important. Thanks. | Önemli değil. Teşekkür ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| What happened? | Özür dilerim. Ziyanı yok. Ne oldu? | Felicity-1 | 1998 | |
| They know. What? | Biliyorlar. Ne? | Felicity-1 | 1998 | |
| The editorial board knows it's not my work. | Yayın kurulu ödevin bana ait olmadığını biliyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, crap. | Tüh be! | Felicity-1 | 1998 | |
| Hey, here. | Hey, al. | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, my God. This is it! | Sorusu olan var mı? Aman Tanrım. Kullandığım tez bu! | Felicity-1 | 1998 | |
| I didn't go to the library and steal one that wasn't it. | Kütüphaneye gidip, kullanmadığını çalacak değilim ya. | Felicity-1 | 1998 | |
| And you're right, that guy Jerry's a freak. | Ve haklısın, Jerry acayip biri. | Felicity-1 | 1998 | |
| Who's Jerry? Jerry, that wack job that works there. | Jerry kim? Jerry, orada çalışan kaçık. | Felicity-1 | 1998 | |
| I promised to go out with him Saturday. | Cumartesi onunla çıkacağıma söz verdim. | Felicity-1 | 1998 | |
| What? It's the only way I could get by him. | Ne? Yanından ancak böyle geçebildim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Meghan, thank you. | Meghan, teşekkür ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, no, I'm not actually going out with him. It was... What's the matter? | Hayır, hayır, cidden onunla çıkacak değilim, aslında... Ne oldu? | Felicity-1 | 1998 | |
| Nothing, just some guy from the editorial board called. | Hiç, yayın kurulundan biri aradı. | Felicity-1 | 1998 | |
| I have a meeting next week to show them the references I used. | Gelecek hafta kullandığım referansları göstermem için toplantı yapacağız. | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, my God! Could these people please get a clue? | Tanrım! Bu insanlar artık anlasın? | Felicity-1 | 1998 | |
| Everybody does this. It's not that big a deal. | Herkes bunu yapıyor. O kadar da önemli değil. | Felicity-1 | 1998 | |
| Want me to go talk to them? No. | Onlarla konuşmamı ister misin? Hayır. | Felicity-1 | 1998 | |
| Why? It's my fault. No, it's not your fault. | Neden? Benim yüzümden oldu. Hayır, senin yüzünden olmadı. | Felicity-1 | 1998 | |
| You're right. It's Ben's fault. | Haklısın. Ben'in hatası. | Felicity-1 | 1998 | |
| If he hadn't got Miss Booze Cruise preggers, | Beraber iyi vakit geçirdik. Eğlenceli bir akşam oldu. Eğer Bayan Ayyaş'ı hamile bırakmasaydı, ödevi uzun zaman önce bitirirdin. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's my fault. It was such a stupid thing to do. | Benim hatam. Ne aptalca bir şey yaptım. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'll be known as the girl who got kicked out of college for copying a paper. | Başkasının ödevini kopya ettiği için okuldan atılan kız olarak bilineceğim. | Felicity-1 | 1998 | |
| If they kick you out for this, I'll | Eğer seni okuldan atarlarsa... | Felicity-1 | 1998 | |
| set the administration building on fire. | ...yönetim binasını ateşe veririm. | Felicity-1 | 1998 | |
| And in a year, you're not even gonna remember this happened. | Bir sene sonra bu olanları hatırlamayacaksın bile. | Felicity-1 | 1998 | |
| Hell, you probably won't even remember me by then. | Muhtemelen beni bile hatırlamazsın o vakte kadar. | Felicity-1 | 1998 | |
| What? Of course I'm gonna remember you. | Ne diyorsun? Elbette seni hatırlayacağım. | Felicity-1 | 1998 | |
| We'll probably see each other every day. | Herhalde birbirimizi her gün görürüz. | Felicity-1 | 1998 | |
| Really? You think after | Gerçekten mi? Okul bittikten sonra... | Felicity-1 | 1998 | |
| this, we'll be friends? Yes! | ...arkadaş kalacağımıza inanıyor musun? Evet! | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay, God, I was just asking! | Tamam, tamam. Sadece sormuştum! | Felicity-1 | 1998 | |
| Relax, freak show. | Sakin ol, garip şey. | Felicity-1 | 1998 | |
| I think I just made the feet too big. Hold on. | Galiba ayakları fazla büyük yaptım. Bir dakika. | Felicity-1 | 1998 | |
| You know what, let me call you back. Yeah, I will. Bye. | Seni geri istiyorum. Sizi sonra arayayım. Evet, arayacağım. Hoşça kalın. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, I just... talked to Webb and he's giving me a second chance. | Az önce Webb'le görüştüm. Bana bir şans daha veriyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| He gave me my job back. That's great, Sean, that's great. | İşimi geri verecek. Harika, Sean. Harika. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, I basically told him that I... you know... | Evet, ona kısaca dedim ki... | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm gonna change my style, make it more like yours. | ...tarzımı değiştireceğimi, daha çok senin gibi davranacağımı söyledim. Ne kadar başarılı olduğuna bakar mısın lütfen? İş hakkında mı? Çünkü bulacaksın. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, that's the last thing you wanna do. We bring different things to the table. | Hayır, bunu kesinlikle yapma. İkimiz de farklı şeyler katıyoruz. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, one of the things you bring is loyalty. Webb told me you stuck by me. | Evet, seninkilerden biri de sadakat. Webb beni koruduğunu söyledi. | Felicity-1 | 1998 | |
| Of course. You have your own way of doing things and it's great. | Tabii ki. Kendine özgü bir tarzın var ve bu harika bir şey. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's just it's too big. No, it's not. | Ama aşırıya kaçıyor. Hayır, kaçmıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| Sometimes, yes, it's a little big. | Bazen biraz kaçıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| But you'll keep me in check, right? Yeah. | Ama bana mukayyet olursun, değil mi? Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| Thanks. Of course. | Teşekkür ederim. Rica ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Rita, what are you doing? | Rita, ne yapıyorsun? | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, I was just coming to talk to you. | Seninle konuşmaya gelmiştim. | Felicity-1 | 1998 | |
| In that? | Bu kıyafetle mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| I signed up for some lessons. | Ders almak için yazıldım. | Felicity-1 | 1998 | |
| It turns out you were right. Michael is a lot like Tennessee Williams. | Meğerse haklıymışsın. Michael, Tennessee Williams gibiymiş. Bugün doğum günün ve onu bir kızla gördüm... | Felicity-1 | 1998 | |
| Did he come right out and tell you? Yeah. | Açık, açık söyledi mi? Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| Javier, I'm sorry. No, I'm sorry. You really liked him. | Javier, çok üzgünüm. Hayır, esas ben üzüldüm. Ondan çok hoşlanmıştın. | Felicity-1 | 1998 | |
| I did. But there'll be someone else, right? | Evet. Ama başkaları da olacak, öyle değil mi? | Felicity-1 | 1998 |