Ara
İngilizce Türkçe Kelime Çevirileri Sayfa 19057
| İngilizce | Türkçe | Film Adı | Film Yılı | |
| Yeah, oh, yeah. Here's a great one. | Evet, evet. İşte harika bir fikir. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's a combination sleep mask/alarm clock. | Uyku maskesiyle çalar saat kombinasyonu. | Felicity-1 | 1998 | |
| Every mask has its own personal alarm in it. | Her maskenin kendi çalar saati var. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, you're just laying in bed, right? | Değil. Mesajı duymadan önce de aramız garipti. Haksız mıyım? Yatakta yatıyorsun, tamam mı? | Felicity-1 | 1998 | |
| And b b b b b b b b... | Ve bi bi bi bi bip | Felicity-1 | 1998 | |
| That's your face going off. | Yüzün çalmaya başlıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| You're not bothering the person next to you. You're just... | Yanındaki kişiyi rahatsız etmiyorsun. Sadece titreyip... | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh! Time to get up. | ...kalkma vaktim gelmiş diyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| You asked me for ten ideas, and I gave you more than that. | Benden 10 fikir istedin ve sana çok daha fazlasını verdim. | Felicity-1 | 1998 | |
| Why are you being so critical? | Neden eleştirisel bir havadasın? | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm not being critical. I'm being discerning. I have to be. | Eleştirmiyorum, seçici davranıyorum. Öyle davranmak zorundayım. | Felicity-1 | 1998 | |
| If I'm gonna make this huge sacrifice, | Eğer böyle büyük bir fedakarlıkta bulunacaksam... | Felicity-1 | 1998 | |
| I have to make sure it's not a mistake. | ...hata olmadığına emin olmak zorundayım. Bir dakika. | Felicity-1 | 1998 | |
| Did you call me a sacrifice and a mistake in the same sentence? | Ne? Eğer itiraf edersen, seni kesin şutlarlar. Romantik olur! Aynı cümle içinde bana hem fedakârlık hem de hata mı dedin? | Felicity-1 | 1998 | |
| If I can remind you, getting married was your idea. | Müsaadenle hatırlatayım, evlenmek senin fikrindi. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yes, it was. It's just that... | Evet, öyleydi. Ama Seninle beraber... | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm giving up a lot to be with you. | ...olmak için çok şeyden vazgeçiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| What do you mean? Nothing. Forget it. | Ne demek istiyorsun? Hiç. Unut gitsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, not "nothing." What does that mean? | Hayır, "hiç" değil. Ne demek istiyorsun? | Felicity-1 | 1998 | |
| It's nothing. It's stupid, anyway. Meghan, what does that mean? | Önemli değil. Zaten çok aptalca. Meghan, ne demek istiyorsun? ...baş tasarımcı olabilecek kumaşa sahip olduğuma inanıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's nothing. It's just that my parents... | Önemli bir şey değil. Sadece ailem... | Felicity-1 | 1998 | |
| threatened to cut me out of the family | ...eğer bu evliliği bitirmezsem... | Felicity-1 | 1998 | |
| in every way if I don't end this marriage. | ...her şeyden mahrum etmekle beni tehdit ettiler. | Felicity-1 | 1998 | |
| I can't believe you didn't tell me about this before. | Bunu bana daha önce söylemediğine inanamıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Am I supposed to tell you my dad wants me to be with John Eisendrath? | Babamın John Eisendrath'la birlikte olmamı istediğini mi söyleyecektim? | Felicity-1 | 1998 | |
| Who's John Eisendrath? | John Eisendrath kim? | Felicity-1 | 1998 | |
| This dorky guy my dad's been trying to fix me up with forever. | Babamın sürekli bana ayarlamaya çalıştığı ahmağın teki. | Felicity-1 | 1998 | |
| His dad plays golf with my dad. | Babası babamla golf oynar. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm... I kind of thought | Ailenin benden... | Felicity-1 | 1998 | |
| your parents liked me. | ...benden hoşlandığını sanmıştım. | Felicity-1 | 1998 | |
| The point is, | Söylemeye çalıştığı.... | Felicity-1 | 1998 | |
| my dad thinks I'm making a mistake. | ...babam hata ettiğimi düşünüyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| Is that what you think? | Sen ne düşünüyorsun? | Felicity-1 | 1998 | |
| I missed you last night. I had to stay late at the pageant, | Seni özledim dün gece. Geç saatlere kadar yarışmada kalmak... | Felicity-1 | 1998 | |
| and now I got to leave again for rehearsal. | ...zorundaydım ve şimdi de prova için gitmek zorundayım. | Felicity-1 | 1998 | |
| Is that the pageant I'm not allowed to go to? | Gelmeye iznim olmayan yarışma mı? | Felicity-1 | 1998 | |
| I don't want anyone there. | Evet. Orada kimseyi istemiyorum. Çok utanıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay. I gotta go. | Peki. Gitmem lazım. | Felicity-1 | 1998 | |
| Can I stay and do my lab? Of course. | Kalıp, laboratuar ödevimi yapabilir miyim? Elbette kalabilirsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| All right. Okay. | Tamam. Peki. | Felicity-1 | 1998 | |
| Bye. Good luck. Thanks. | Hoşça kal. İyi şanslar Sağ ol. | Felicity-1 | 1998 | |
| * There's been a load of compromising * | * Çok ödün vermem gerekti * | Felicity-1 | 1998 | |
| * On the road to my horizon * | * Ufkuma giden yolda * | Felicity-1 | 1998 | |
| * But I'm gonna be where the lights are shining on me * | * Şansın yüzüme güleceği yerde olacağım ama * | Felicity-1 | 1998 | |
| * Like a rhinestone cowboy * | * Işıldayan bir kovboy gibi, hiç yılmayan * | Felicity-1 | 1998 | |
| * Riding out on a horse in a star spangled rodeo * | Pekâlâ... * Pullarla süslü bir rodeoda atının sırtında * | Felicity-1 | 1998 | |
| * Getting cards and letters rrom people I don't even know * | Baba, üniversitedeyim. Kendine bir bak. * Tanımadığım insanlardan kartlar, mektuplar alan * | Felicity-1 | 1998 | |
| Ladies, ladies, I'm seeing some tired faces out here, all right? | Hanımlar, hanımlar, yorgun yüzler görüyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Remember, no matter what is going on inside, | Unutmayın, içinizde ne fırtınalar koparsa kopsun... | Felicity-1 | 1998 | |
| a beauty queen always smiles. Always smile. | * Yanında olabileceksem eğer * ...bir güzellik kraliçesi her zaman gülümser. Her zaman gülümseyin. | Felicity-1 | 1998 | |
| Good girl. All right, from the top. | Aferin. Pekâlâ, en baştan. | Felicity-1 | 1998 | |
| Girls, that's nice. Where are we going? | Pekâlâ kızlar, çok güzel. Nereye gidiyoruz? | Felicity-1 | 1998 | |
| These things are like life. | Böyle şeyler hayat gibidir. | Felicity-1 | 1998 | |
| Sometimes you have to cause a little trouble | Bazen bazı şeyleri halletmek için... | Felicity-1 | 1998 | |
| in order to get things done. We're gonna get caught. | ...biraz sıkıntı yaratmalısın. Yakalanacağız. | Felicity-1 | 1998 | |
| Come on. Don't you think she deserves the power | İnanılır gibi değil. Hadi. Sen de mentollü kremin gücünü hak ettiğini... | Felicity-1 | 1998 | |
| of the mentholated, fast, effective relief? | ...düşünmüyor musun, hızlı ve etkin rahatlama? | Felicity-1 | 1998 | |
| Hey, man. Hey. | Evet, çok harika. Selam. Merhaba. | Felicity-1 | 1998 | |
| I didn't know you came down here. | Buraya geldiğini bilmiyordum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, I... I usually don't. I just had a lot on my mind. | Evet, genelde gelmem ama kafam çok karışık. | Felicity-1 | 1998 | |
| Mind if I shoot with you? No. Go ahead. | Seninle oynamamın mahzuru var mı? Yok. Elbette. | Felicity-1 | 1998 | |
| Nice. Here. | Güzel. | Felicity-1 | 1998 | |
| I would pay to see her when she puts on that suit. | Mayoyu giydiğinde onu görmek için para verebilirim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I can't believe we just did that. | Bunu yaptığımıza inanamıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| You got to admit, though, you had a little fun. | Biraz olsun eğlendiğini itiraf etmelisin. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay, fine. I had a little bit of fun. Thank you. | Tamam, evet. Biraz eğlendim. Teşekkür ederim. | Felicity-1 | 1998 | |
| So, who's coming tonight? What do you mean? | Bu gece kimler gelecek? Ne demek istiyorsun? | Felicity-1 | 1998 | |
| Well, who'd you invite? My entire family's gonna be here. | Kimi davet ettin? Tüm ailem burada olacak. | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, no, my family's in California. | Maalesef benim ailem California'da. | Felicity-1 | 1998 | |
| What about friends? | Peki ya arkadaşların? | Felicity-1 | 1998 | |
| I didn't invite any friends. | Hiçbir arkadaşımı davet etmedim. | Felicity-1 | 1998 | |
| At least your boyfriend will get to see you in your cowgirl getup. | Hiç değilse erkek arkadaşın seni kovboy kızı kıyafetinde görebilecek. | Felicity-1 | 1998 | |
| Actually, I didn't invite him, either. | Aslında onu da davet etmedim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I guess I'm just embarrassed. | Sanırım utandım. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, well, I think that's why you need him here. | Evet ama bence burada olmasını İstemenin nedeni bambaşka. Hayır, önemli değil. Sadece bir akşam. | Felicity-1 | 1998 | |
| Someone to be with you, root you on. | Yanında olacak, senin için tezahürat edecek biri olmalı. | Felicity-1 | 1998 | |
| My family will be here cheering their butts off, and it's gonna be fun. | Ve değiştirmeyeceğim. Zaman çizelgesi takip ettiğini bilmiyordum. Etmiyorum. Ailem yırtınarak benim için tezahürat edecek ve çok eğlenceli olacak. | Felicity-1 | 1998 | |
| But that's just me. | Ama ben böyleyim. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, I know what you mean. | Elbette, ne demek istediğini anlıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's just, uh... | Sadece | Felicity-1 | 1998 | |
| You know that guy in high school who's like the most popular guy on campus? | Okuldaki en popüler çocuk olan o çocuğu bilirsin ya? | Felicity-1 | 1998 | |
| Of course. I hate that guy. That's my boyfriend. | Elbette. O çocuktan nefret ederim. Erkek arkadaşım öyleydi. | Felicity-1 | 1998 | |
| No? Literally. He was voted most popular. | Olamaz. Cidden. En popüler çocuk seçilmişti. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's not that I hate the person. I | Kişi olarak nefret etmiyorum, o kavramdan... | Felicity-1 | 1998 | |
| hate the concept. Like a beauty queen. | ...nefret ediyorum. Güzellik kraliçesi gibi. | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah, I know what you mean. Yeah. | Evet. Ne demek istediğini anlıyorum. Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's just... I wasn't popular at all. | Kalemin varmış! Ama... ben hiç popüler değildim. | Felicity-1 | 1998 | |
| even though we've changed a lot since then, | ...o zamandan bu yana çok değişmiş olsak da... | Felicity-1 | 1998 | |
| it always still kind of feels like high school. | Hiç mantıklı değil. ...bir bakıma hep lisedeymiş gibi hissediyorum hâlâ. | Felicity-1 | 1998 | |
| Like, I'm waiting for him to realize who I really am, | Sanki... kim olduğumu bir gün fark edeceği günü bekliyorum... | Felicity-1 | 1998 | |
| and once he does, he won't want me anymore. | ...ve fark ettiğinde, artık beni istemeyecek. | Felicity-1 | 1998 | |
| I guess that's why I didn't invite him. | Sanırım bu yüzden davet etmedim. | Felicity-1 | 1998 | |
| I don't want him to not want me. | Bir dakika. Ne yapıyorum böyle? Ne diye üzülüyorum ki? Beni istememesini istemiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Well, look. | Bak. | Felicity-1 | 1998 | |
| Just remember. | Unutma... | Felicity-1 | 1998 | |
| No matter what you feel inside, | ...içinde ne fırtınalar koparsa, kopsun... | Felicity-1 | 1998 | |
| a beauty queen always smiles. | ...bir güzellik kraliçesi her zaman gülümser. | Felicity-1 | 1998 | |
| Nice shot. Thanks. | İyi atıştı. Sağ ol. | Felicity-1 | 1998 | |
| Thanks for sticking around by the way. Yeah, I'm having fun. | Kaldığın için teşekkür ederim. Ben de iyi vakit geçiriyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| I just had to get out of there. Why? What's going on? | Oradan gitmem gerekiyordu. Neden? Neler oluyor? | Felicity-1 | 1998 |