Ara
İngilizce Türkçe Kelime Çevirileri Sayfa 19137
| İngilizce | Türkçe | Film Adı | Film Yılı | |
| Can you operate complicated machinery? Why? | Karmaşık bir alet kullanabilir misin? Neden? | Felicity-1 | 1998 | |
| I have an audition to get to. | Seçmelere gitmem lazım. | Felicity-1 | 1998 | |
| I know. How great am I? | Evet, ne harikayım, değil mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| You're in debt, you felt bad, | Borca batmıştın, kendini kötü hissediyordun. | Felicity-1 | 1998 | |
| I was mean. I understand. | Kötü davrandım. Anlıyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Wait. You did this? Technically my father | Bir dakika. Sen mi yaptın? Teknik olarak babam yaptı ama... | Felicity-1 | 1998 | |
| did it, but he doesn't know all the details. | ...paranın nereye gittiği hakkındaki bütün detayları bilmesi gerekmiyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| All right. I can't accept it. | Kabul edemem. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay. We'll tell him the truth. What's the difference? Furniture, Greenpeace. | Pekâlâ, gerçeği söyleriz. Ha mobilya, ha Greenpeace, ne fark eder ki? | Felicity-1 | 1998 | |
| No. I can't accept your money. Not from you, not from your father. | Hayır. Paranı kabul edemem. Ne senden, ne de babandan. | Felicity-1 | 1998 | |
| What's the big deal? You'll pay me back. I know where you live. | Niye büyütüyorsun ki? Geri ödersin. Nerede yaşadığını biliyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| You can make it up by taking me out to dinner. | Beni akşam yemeğe çıkartarak telafi edebilirsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| I don't wanna pay you back. | Geri ödemek istemiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| I don't wanna have to pay you back. What is your problem? | Geri ödemek zorunda kalmak istemiyorum. Derdin nedir senin? | Felicity-1 | 1998 | |
| My father does something nice and you act like this? | Babam hoş bir şey yapıyor ve sen böyle davranıyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| This is a rare event. You should take advantage. | Ender bir durum. Yararlanmalısın. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, I don't want to take advantage. That's the whole... | Yararlanmak istemiyorum. Bütün bu | Felicity-1 | 1998 | |
| I can't accept your money. Fine. | Paranı kabul edemem. Peki. Harika. Harika. Hey, Felicity buralarda mı? | Felicity-1 | 1998 | |
| If you give me one good reason why you can't accept it. | Neden kabul etmediğine dair bir iyi sebep göster. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay. Fine. I'm gonna go get changed. | Peki, tamam. Gidip üstümü değiştiriyorum. Bir sömestr ara veriyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| You figure out where you're taking me to dinner. | Sen de beni nereye götüreceğini düşün. | Felicity-1 | 1998 | |
| He could have been more appreciative. I saved his couch. | Daha müteşekkir olabilirdi. Kanepesini kurtardım. | Felicity-1 | 1998 | |
| At least he's taking you to dinner. Yeah. It was my idea. | Hiç değilse seni yemeğe çıkartıyor. Evet. Benim fikrimdi. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's always my idea. You have good ideas. | Hep benim fikrim. İyi fikirlerin var. | Felicity-1 | 1998 | |
| Going over to Hanna's was the best thing I could have done. | Hanna'nın evine gitmek yapabileceğim en iyi hamleydi. | Felicity-1 | 1998 | |
| She backed right off. You should have kicked her ass. | Hemen geri çekildi. Bence benzetmeliydin. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'll get it. I'm leaving anyway. | Ben açarım. Zaten gidiyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| I didn't know you were coming. You went to Hanna's apartment? | Geleceğini bilmiyordum. Hanna'nın dairesine mi gittin? | Felicity-1 | 1998 | |
| Yeah. To take piano lessons. | Bayramda ağabeyinin buraya geldiğini söyledin, değil mi? Evet. Piyano dersi almaya. | Felicity-1 | 1998 | |
| Felicity, tell me the truth. Are you dying? | Felicity, bana gerçeği söyle. Ölüyor musun? | Felicity-1 | 1998 | |
| What? Hanna thinks you have some terminal illness. | Çünkü yaptığımdan dolayı hâlâ kendimi kötü hissediyorum. Ne? Hanna ölümcül bir hastalığın olduğunu düşünüyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, my God. I told her I was fine. Are you? | Tanrım, ona iyi olduğumu söylemiştim. İyi misin? | Felicity-1 | 1998 | |
| Yes! Because that would make sense. | Evet! Çünkü anlamlı gelirdi. | Felicity-1 | 1998 | |
| No. I'm not sick. She said you told her not to see me. | Hayır. Hasta değilim. Benimle görüşmemesini söylediğini söylemişsin. | Felicity-1 | 1998 | |
| She said that? You didn't tell her that? | Öyle mi dedi? Sen böyle demedin mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| She said it was okay. She said she understood. | Önemli olmadığını söylemişti. Anladığını söylemişti. | Felicity-1 | 1998 | |
| What did you think you were doing? | Ama ben anlamıyorum. Ne yaptığını sanıyordun? | Felicity-1 | 1998 | |
| I just want to give us a chance to be together, to see if this works, | Beraber olalım, yürüyecek mi bakalım diye bize bir şans tanımak istedim... | Felicity-1 | 1998 | |
| and we'd only had a week together and Hanna shows up. | ...ve çıkmaya başlayalı bir hafta olmuştu ki Hanna ortaya çıktı. Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| We'd only had a week because the week before that you were in love with Ben | * Daha avantajlı durumdayız herkesten seninle * Sadece bir haftadır çıkıyoruz çünkü ondan önceki hafta Ben'e âşıktın... | Felicity-1 | 1998 | |
| and the three years before that. | ...ondan önceki 3 yıl da. | Felicity-1 | 1998 | |
| Do you realize how many times I've waited | Kiminle beraber olmaya karar vermen için... | Felicity-1 | 1998 | |
| for you to decide who you wanna be with? | ...ne kadar uzun süre beklediğimin farkında mısın? | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay. I made a mistake and I'm sorry. | Tamam. Bir hata yaptım. Özür dilerim. | Felicity-1 | 1998 | |
| But I saw what was going on, I didn't want to stand by | Ama neler olduğunu gördüm ve hiçbir şey yapmadan olmasına... | Felicity-1 | 1998 | |
| and let it happen. Felicity, you're supposed to wait! | ...izin vermek istemedim. Felicity, beklemen gerekiyordu! | Felicity-1 | 1998 | |
| Just like I waited. | Benim beklediğim gibi beklemen gerekiyordu. | Felicity-1 | 1998 | |
| You wanna be with Hanna. | Hanna'yla birlikte olmak istiyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| I don't know! But you might. | Bilmiyorum. Ama böyle bir ihtimalin var. | Felicity-1 | 1998 | |
| Dear Sally. Okay, you're not gonna believe this, but | Sevgili Sally, inanamayacaksın ama sana geçen... | Felicity-1 | 1998 | |
| Well, I'm still here, but now something's | Hâlâ buradayım ve şimdi öyle bir şey oldu ki... | Felicity-1 | 1998 | |
| happened which makes me wish I wasn't. | ...keşke hâlâ burada olmasaydım diyorum. | Felicity-1 | 1998 | |
| Is this a bad time? No. What's going on? | Kötü bir zamanda mı geldim? Hayır. Hayrola? | Felicity-1 | 1998 | |
| You know you said before that you'd help me? | Bana yardım etmek istediğini söylemiştin ya? | Felicity-1 | 1998 | |
| Is that? | Acaba... | Felicity-1 | 1998 | |
| You haven't changed your mind? No. | ...fikrini değiştirmedin, değil mi? Hayır. | Felicity-1 | 1998 | |
| Why don't you come in? I was thinking we could go to the lab. | İçeri gelsene. Laboratuara gideriz diye düşünmüştüm. | Felicity-1 | 1998 | |
| Sure. I'm just gonna go grab my coat. | Tamam. Paltomu alayım. | Felicity-1 | 1998 | |
| What the hell is this? A check for 50,000 dollars. | Bu da nedir böyle? 50.000 dolarlık bir çek. | Felicity-1 | 1998 | |
| Where did it come from? Did you sell your organs? | Ben de görüyorum. Nereden buldun? Organlarını mı sattın? | Felicity-1 | 1998 | |
| No. Noel gave it to me. | Hayır. Noel verdi. | Felicity-1 | 1998 | |
| Noel has 50,000 dollars? Yeah. | Noel'un 50.000 doları mı var? Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's part of the marriage settlement with Natalie. | Natalie ile yaptığı evlilik anlaşmasının bir parçasıydı. | Felicity-1 | 1998 | |
| This lawyer showed up and Noel didn't want it... | Avukat gelmiş, parayı vermiş, Noel parayı istemedi, önemli değil zaten. | Felicity-1 | 1998 | |
| It doesn't matter. Noel loaned it to me. Let me get this straight. | Noel parayı bana borç olarak verdi. Bakalım doğru anlamış mıyım? | Felicity-1 | 1998 | |
| You won't take the money I offered you? | Daha gidemezsin. Soru cevap bölümü var. Çok zalimceydi. Sana verdiğim parayı kabul etmeyeceksin. | Felicity-1 | 1998 | |
| No. I told you, I can't do that. | Hayır. Daha önce de söylemiştim, kabul edemem. | Felicity-1 | 1998 | |
| But you'll take it from Noel? I don't get that. I'm your girlfriend. | Ama Noel'dan kabul ediyorsun? Anlamıyorum. Ben senin kız arkadaşınım. | Felicity-1 | 1998 | |
| I called Julie. Who's Julie? | Julie'yi aradım. Julie kim? | Felicity-1 | 1998 | |
| Julie. Julie Emrick. | Julie. Julie Emrick. | Felicity-1 | 1998 | |
| Okay. So what are you talking about? Oh, God. This... | Peki. Eee, ne diyorsun yani? Tanrım. Bu | Felicity-1 | 1998 | |
| Meghan, you and I... | Meghan, senle ben | Felicity-1 | 1998 | |
| Right now, you and I are not good. | Öyle mi? Şu anda aramız iyi değil. | Felicity-1 | 1998 | |
| Right? We argue all the time. | Haksız mıyım? Devamlı kavga ediyoruz. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm not blaming you. It's not your fault | Seni suçlamıyorum. Senin suçun değil ve benim suçum da değil. Sadece | Felicity-1 | 1998 | |
| Julie understands me. | Julie beni anlıyor. | Felicity-1 | 1998 | |
| Oh, my God. You and Julie? | Evet. Bize biraz müsaade eder misiniz? Aman Tanrım. Senle Julie mi? | Felicity-1 | 1998 | |
| I have no idea what's gonna happen. | Ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yok. | Felicity-1 | 1998 | |
| It's just that now's the time if I'm gonna... | Şu anda tam vakti eğer | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm sorry. This is not the way I wanted to tell you this. | Evet. Bayıldılar. Özür dilerim. Sana bu şekilde söylemek istemiyordum. | Felicity-1 | 1998 | |
| I didn't want to hurt you. It's the last thing that I wanted to do. | Seni incitmek istemedim. Asla böyle bir şey istemem. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm not the one who's gonna get hurt. You are. | Acı çekecek olan ben değilim. Sensin. | Felicity-1 | 1998 | |
| An ionic bond is between a positively | İyon bağı, pozitif yüklü atom ve... | Felicity-1 | 1998 | |
| charged atom and a negatively charged atom. | ...negatif yüklü atom arasındadır. | Felicity-1 | 1998 | |
| So it's an "opposites attract" kind of thing? | Zıt çekim gibi bir şey yani? | Felicity-1 | 1998 | |
| And then there are these covalent bonds, | Bir de eşdeğer bağ var, bunlar biraz daha... | Felicity-1 | 1998 | |
| Platonic? Yeah. Platonic. | Platonik? Evet. Platonik. | Felicity-1 | 1998 | |
| Can I ask you something? Yeah. | Sana bir şey sorabilir miyim? Elbette. | Felicity-1 | 1998 | |
| When I came by your apartment tonight, you just seemed kinda sad. | Bu akşam dairene geldiğimde biraz üzgün görünüyordun. | Felicity-1 | 1998 | |
| Are you okay? Yeah. | Not ortalaman 3.8. Tebrikler. İyi misin? Evet. | Felicity-1 | 1998 | |
| You and Noel are... | Senle Noel... | Felicity-1 | 1998 | |
| Fine. | İyiyiz. | Felicity-1 | 1998 | |
| You don't want to talk about it. | Bu konu hakkında konuşmak istemiyorsun. | Felicity-1 | 1998 | |
| No, it's not that. It's just, uh... | Hayır, ondan değil. Sadece | Felicity-1 | 1998 | |
| You don't wanna hear it. We'd probably end up here all night. | Dinlemek istemezsin. Bütün gece burada kalmak zorunda kalabiliriz. | Felicity-1 | 1998 | |
| I'm gonna get a drink. Do you want one? | İçecek bir şey alacağım. Sen de ister misin? | Felicity-1 | 1998 | |
| Er, no. I'm all right. Thanks. | Hayır. İstemem. Sağ ol. | Felicity-1 | 1998 | |
| I like the funny little guy. Good. Good. | Şirin küçük adamı sevdim. Güzel. Güzel. | Felicity-1 | 1998 | |
| He looks like you. He's cute. | Sana benziyor. Çok şirin. | Felicity-1 | 1998 | |
| So I'm sorry about Felicity coming over here. | Felicity buraya geldiği için üzgünüm. | Felicity-1 | 1998 |